Sadık Yemni

Sadık Yemni | Hayal Tozu Gölgecisi

31 Ekim 2017

Sadık Yemni Greater New York

6 Kısa Öykü

Altı Kısa Öykü

 

 1

 

 Ölüm ‘ALO’ su

  “Merhaba Behnan. Şu andan itibaren bu telefonun aküsünün bitim süresi kadar ömrün kaldı. Akü boşaldıkça yaşlanacaksın. Önünde aşağı yukarı dört saat var. Bu telefonu alıp ‘Alo’ diyen birini bulamazsan 3 saat 59 dakika sonra ölüp gideceksin. Eğer bu sırrı birine anlatırsan, içeriden yaşlanacak ve yine dört saat sonra öleceksin.  Kaçış yok bilesin. Tiktaklar çalışıyor. Haydi, hemen kendine telefonu alırken , ‘Alo’ diyecek birini ara. Telefonu atman, hattı kapatman bir işe yaramaz. Aparatı bin parçaya ayırman da. Seni sadece ‘Alo’ sesi kurtaracak unutma. Bol şanslar.”

  Behnan hat kapanınca şaşkınlıkla etrafına bakındı. Ona en yakın duran kimse beyaz üzerine kırmızı mavi gül desenli rahat bir yazlık kıyafet giymiş olan genç bir kadındı. Bir butik vitrininde neredeyse burnu cama değecek kadar yakın durmuş giysi seyrediyordu. Diğer kimseleri kesti hızla. Hiçbirinden  bu çok iyi organize edilmiş şakaya müdahillik titreşimi almıyordu. Ona doğru gelen orta yaşlı çift, marka giysiler satan butikten çıkan yeni yetme üç kız, demin yanından geçen şişman kadın, ta ileride elinde metal dedektör can sıkıntısıyla dikilen koruma da dahil üzerine endekslenmiş bir tertibat algılayamıyordu.

  Delikanlı elindeki aparata baktı. Metalik renkli, Luciferung i9812 Pulsar marka bir aparattı. Gıcır gıcırdı. Hiç kullanılmamış gibiydi. İçinde iğne yapraklı bodur bir ağaç bulunan dev saksının tahta pervazının üzerinde duruyordu. Aparatı tam o geçerken çalmaya başlayınca farketmişti. Yakınlarda pek kimse yoktu. Alışveriş merkezi sair gün olduğu için öğle saatlerinde tenha oluyordu. Behnan bu tenhalık için buradaydı. Biraz düşünmek istiyordu. Burada amaçsızca gezmek ve vitrinlerdeki envai çeşit eşyaya bakmak düşüncelerini kırbaçlayan bir ortam sağlıyordu.

  Behnan yürüyen merdivenden çıkan genç çifte baktı. Tonları biraz farklı lacivert kot pantolon ve üzerinde turuncu kırmızı tonlarda Satürn gezegeni illüstrasyonu basılı bir model beyaz tişört giymişlerdi. Kız saçını kırmızıya boyatmıştı. O mesafeden yüzünü iyi göremiyordu, ama çok yakışmış gibiydi. Buna kızın uzun bacakları ve tişörtunun göğüs kısmındaki hoş gerginlik nedeniyle de karar vermiş olabilirdi tabii. Delikanlı kendi yaşlarındaydı ve ondan en az beş santim uzundu. Behnan bir seksen sekiz boyundaydı ve kendinden açıkça uzun duran  tiplerden gıcık kapardı. Hele yanında böyle bir fıstık varsa.

  Çift ona aldırışsız ters yöne yürüyünce etrafında Behnan meseleye odaklandı yeniden.

İşlek zekası bileti kesivermişti. Şaka bayağı iyi organize edilmişti. Onunla konuşanın kadın mı erkek mi olduğunu farkedememişti. Elektronikleştirilerek cinsiyetinden sıyırılmış bir sesti. Böylece delikanlı kadın erkek ayırmadan herkese kuşkuyla bakmaktaydı. Maalesef bu kumpası kurabilecek bir isim yoktu bellek arşivinde. Şimdi lisede olsalar aklına ilk olarak Goril Nedim gelirdi. O böyle ayrıntılı bir şaka ustasıydı. Çok zaman geçmişti aradan ve arkadaş çevresinde bu tür bir tezgah düzenleyecek biri yoktu. Olsa bilirdi.

  Behnan on bir gün öncesine kadar beş yıldızlı bir otelin çatı katındaki barın baş barmeniydi.  Ekonomiyi bitirdiği halde yıllardır bu mesleği yaptığı için genç yaşta insan sarrafı kesilmişti. Birileri bu pahalı aparatla bir oyun kurmuştu. Behnan rasgele kurban değildi. Çünkü konuşan kimse ona adıyla seslenmişti. Cep telefonu çok yeniydi. Bu markayı tanımıyordu, ama ikinci el olarak bile en az bir beş yüzlük edeceğini tahmin ediyordu. Madem ki şakayı organize eden muzip zatlar ortada değildi, Behnan telefonu kapandaki peynir yapacaktı.

  Aparatı ince yazlık ceketinin sol cebine koydu ve yürümeye başladı. Kendi telefonu da sağ cebindeydi. Kendini çift tabancalı kovboy gibi hissediyordu. Beyninin uzak bir bölgesinden sinyal alıyordu. Sıkıcı, kasveti yıvışık bir düşünceydi. 

  ‘Sandığın gibi fareler arkandan gelmeyecek. Kapan sensin. Telefon değil. İş başka.’

  Behnan yürüyen merdivenlerden ikinci kata çıktı. Bu katın önemli bir bölümü yiyecek içecek ikmaline tahsis edilmişti. Karnı toktu. Geç kahvaltı etmişti, ama pekâlâ bir kahve içebilirdi. Öyle yaptı. Bir dükkândan şekersiz sütsüz filtre kahve ve dörtte bir litrelik su aldı. Beş masanın dördü boştu. Birinde arkası ona dönük oturan orta yaşlı ve kel kafalı bir adam vardı. Delikanlı gelen gideni iyi görebileceği şekilde yüzü merdivenlere dönük oturdu.

  On dakika sonra Behnan günlük sorunlarına dönmüştü yeniden. İşten çıkarılmasına ekonomik kısıtlama etiketi yapışıktı. Metrodelin kızıyla mercimeği fırına vermeleri

esas nedendi. Canla başla çalıştığı, müşteriler tarafından sevildiği halde işine son verilmişti. İstese kızla inadına ilişkisini sürdürürdü, ama yapmamıştı. Bu mesleği İstanbul’da sürdürmek istiyorsa akıntıya karşı yüzmemesi gerekiyordu. Behnan bir Boğaz çocuğuydu. Bu işleri iyi bilirdi.

  Behnan üç erkek kardeşin küçüğüydü. Büyük abisinin mali durumu iyiydi. Çok sıkışsa şu anda Ayder yaylasında tatilde olan baba ve annesini işin içine katmadan borç alabilirdi. Ayrıca uzmanlık alanında iş bulması da zor değildi. Behnan iyi barmendi. Gençti ve parlak bir tipti. İş yapan özelliklerdi bunlar. 

  Lise öğrencisi tipli üç delikanlı önünden geçti. Biri ‘Ben Hamburgerden başka bir şey yemem ona göre deyince’ diğerleri sessiz kaldı. Galiba onlar da aynı tarafa meyilliydiler. Bu arada Behnan sol cebindeki ağırlık nedeniyle sürekli şakayı düşünmekteydi. Yüreğinde sebepsiz bir korku karanfili tomurcuklanmaktaydı. Çocukken öyle cinlerden, perilerden ve hortlaklardan korkan bir çocuk olmamıştı. Ne Scream-Çığlık, Ne Halloween H20, ne de hortlaklı ev filmleri yeni yetmeyken üzerinde etkili olmuştu. Vampir ve kurtadam filmleri ona kostümlü balo duygusu verirdi. Bunların tek istisnası Blair Cadısı adlı filmdi. Oradaki soyut ortamdan etkilenmişti. Fena halde tırsmıştı daha doğrusu. Filmlerden ve hikâyelerden korkanlarla hevesle dalga geçen biri olarak kimseye açmadığı sırrıydı. İki yıl önce ayrıldığı altı yıldızlı kız arkadaşı Merve bile bilmezdi bunu.

  Behnan saatine baktı. Yarım saate yakındır oturmaktaydı. Hiçbir hareket olmamıştı. Planında yeni faza geçecekti o halde. Ayağa kalktı. Sol eliyle ceketinin üzerinden cebindeki aparatı yokladı. Eve gidecekti. Bakalım gizli şakacılar ne halt edecekti. Yürüyen merdivenden inerken bu defa hiç sakınmadan rahatça etrafını kesti. Tek bir tertibat personeli saptayamamıştı. Şakanın bu kadar uzaması bir yandan içindeki merak duygusunu artırırken, diğer yandan içine ne olduğunu kolayca izah edemeyeceği bir rahatsızlık vermekteydi.  Sanki bir şey olup bitmişti. Artık çok geçti.

  ‘Dönülemez yani.’

  Behnan zihninde patlayan anlamsız düşünceye aldırmadan adımlarını serileştirdi. Alışveriş merkezinin ana kapısına on metre kala hâlâ birileri arkasından yetişip durumu izah etmeye kalkışmamıştı. Belki dışarıda bekliyorlardı. Bir kameramanla birlikte. İletişim Çağı ve Yeni İnsan araştırmasının bir parçası olmuştu. Camlı kapıdan dışarıda bekleyen birilerini görmüyordu. Bir koruma bayan elinde metal dedektörü eli yüklü müşteri bekliyordu.

  ‘Cebindeki telefonla bu alışveriş merkezinden dışarı çıkamazsın. Kalbin duruverir. Merkezin şakası yoktur. Haydi yap o küçük şeyi.’ 

  Behnan az kalsın ‘Neyi?’ diye bağıracaktı. Birden iç sesin maksadını kavradı. Sol tarafındaki eczaneye doğru yürüdü. Vitamin ilanının durduğu yerde, kapının hemen sağında otuz santim eninde dikine duran bir ayna vardı.

  ‘Hallet artık şu küçük işi.’

  “Kes lan!”

  Eczanenin kapısından çıkan kısa boylu tıknaz bir adam ona baktı. Behnan o sırada gördüğü şeye odaklanmıştı. Esmer yüzlü, ince bıyıklı adamla ilgilenecek hali yoktu. İki favorisinde de bir saat öncesine kadar mevcut olmayan beyaz teller vardı. Sol tarafta biraz daha sıktı. Karnı buz kesmiş vaziyette bakmaya devam edince gözlerinin kenarındaki kırışıkları farketti. “Vay anasını!” dedi. Delikanlı şokun karanlık sularına battığı için sesi çok ölgün çıkmıştı.  Hâlâ yakınlarında olan esmer adamın sözlerini duyması söz konusu değildi.  

 

*

  “Üzerinizde bana ait bir şey var.”

  Otuz yaşlarında, düz siyah saçlı, soluk pembe renk ruj sürmüş kadın tırsmıştı, ama belli etmemeye çabalayarak durumu bilmezden geliyor numarası yaptı.

  “Ne diyorsunuz siz Allah aşkına?”

  Behnan genç kadına ‘Bir dakika’ işareti yaptı ve kendi telefonuyla o lanet aparatın numarasını tuşladı. Bu rakamı ne bir yerde görmüş ne de araştırmıştı. Numara aklındaydı. Biliyordu. Kadının lacivert boyalı deri taklidi çantasından bir melodi sesi duyuldu. Behnan bunu ilk duyduğunda çok aşina gelmiş, ama ne olduğunu çıkaramamıştı. Melodi Tubular Bells adlı albümden The Exorcist adlı melodiydi. Kendinden on üç yaş büyük olan abisi bu albümü çok severdi.  Behnan’ın abisiyle baba evinde beraber yaşarken çok sık duymak zorunda kaldığı bir parçaydı. Albüm de o günlere ait köhne bir kelimeydi. 

 “Güzellikle verecek misiniz?”

 Kadın cazgır bir tip değildi. Yelkenleri suya indirdi. “Orada, o saksının kenarında  duruyordu.” Dedi. Çantasını açtı. Aparatı aldı ve içini çekerek Behnan’a uzattı. Delikanlının gözleri yaşlıydı. Küçük burunlu, hoş yüzlü, ela gözlü kadın bundan da etkilenmişti. Belki bu eşek şakasını eleştiren şeyler söyleyecekti vazgeçti. “Telefonunuzu olur olmaz yerlere bırakmayın.” Dedi. “Bence sadece bunu kullanın. Öbürünü satın ya da yedeğe koyun.”

  “Tamam, söz.”

  Krem rengi pantolonlu genç kadın normal adımlarla yürürken Behnan etrafına bakındı. Bu ancak rüyalarda mümkün olabilecek bir şakaydı. Bu gerçek olamazdı. Olamazdı.

  ‘Merkezde her şey mümkündür hayatım.’

  Behnan ‘Hayatına başlatma lan’ diye düşünürken gözüne yeni bir kurban kestirdi. Orta boylu, orta yaşlı aylak aylak dolaşan topluca bir adamdı bu. Kıvırcık gür saçlarını koyu kahverengiye boyamıştı. Üzerinde bej rengi bir takım elbise, mavi gömlek vardı. Üstten sımsıkı duran gömleği esnek bir kumaştan yapılmışçasına pantolon kemeri civarında doğal dökümünü hiç değiştirmeden iki beden büyüyordu. Kara gözlüklerinin altından etrafındaki her şeyi açık seçik ve saçık gören bir tipti. Onunla defalarca karşılaşmıştı. Adam her şeye adeta çengelli bir alakayla bakıyordu. Ayrıntı etiketliyor gibiydi mübarek. O telaşlı halinde bile farketmişti. Behnan adamın on metre kadar ardından adımları onunkine endeksli yürürken kadınların bagajlarının  kara gözlüklünün özel ilgi alanı olduğunu keşfetti. Barmenlere has dalgacı yanı o sıkıntılı durumunda bile ona bir isim takıverdi. Bagajcı Hilmi.

  Behnan, Bagajcı Hilmi’nin arkasından yürürken saatine baktı. O Allahın belası aparata ‘Alo’ deyişinden bu yana bir saat geçmişti. 27 yaşında birinin geri kalan hayatı kaç yıl olurdu? Babasının babası sağdı. 86 yaşındaydı. Yazları her sabah balığa çıkardı. Gücü kuvveti yerindeydi hâlâ. Onu baz alsa geri kalan hayatı 60 yıldı. Bunun dörtte biri geçmişti bile. Elini çabuk tutmak zorundaydı. 

  Bu arada iki kişiyle yaptığı testten olumlu sonuç alamamıştı. Telefonu aynı kendinin bulduğu gibi bir banka bırakarak uzaktan çaldırmıştı. İlk kurban adayı yaşıtı bir delikanlıydı. Bir altmış beş boylarında ince yapılı biriydi. Üzerinden dökülen siyah bir pantolon ve sanki bunu dengelemek istercesine daracık sapsarı bir tişört giymişti. Telefonu her zamanki yerinden almış, etrafına bakınmış ve ‘kapat’ düğmesine basarak cebine atmıştı. Behnan arkasından seğirtip telefonunun geri almak istediğini söylemişti.  Muhatabı az önceki kadın gibi yumuşak karakterli biri  değildi. İsteğini reddetmiş ve çıkış kapısına doğru yürümeye devam etmişti. Behnan arkasından gidince yumruğunu göstermişti. Behnan artık kırk başlarındaydı.  Yine de gücü rahatça yeterdi bücürü pataklamaya. Bunu yapmadan önce kameralar tarafından izlendiklerini, soluğu poliste alacağını söylemişti. Kapıdaki koruma on metre ötelerindeydi. Bu da ciddi bir etken olmuştu. Oradan çıkacaktı çünkü.

  Behnan o sırada o lanet aparatın  numarasını bildiğini bilmiyordu. Delikanlı, ‘Ne malum bu telefonun senin olduğu?’ deyince, biliyor numarası yapıp bir numara tuşlamıştı. Blöf olarak. Sonra karşısındaki tipin pantolon cebinden Şeytan filminin müziği duyulunca delikanlı pes etmiş, sunturlu bir küfür savurduktan sonra telefonu yere atıp gitmişti. Behnan telefon bozulursa kendisine ne olacağını bilmiyordu. Kalp krizi geçirip ölür müydü acaba? Birkaç kişinin meraklı bakışları altında kontrol ederken ödü patlamıştı. Neyse ki aparat turp gibi sağlamdı.

  Behnan iki deneyimden sonra pek az kimsenin çalan bir telefona el koymadan önce ‘Alo’ diyeceğini anlamıştı. Böyle birini bulmaya ne enerjisi, ne de vakti yeterliydi. Bir tezgah düşünmesi şarttı. Bagajcı ona bu tezgahın ilhamını vermişti. Behnan iki nedenle elini çabuk tutmak zorundaydı. Birincisi her dakika yaşlanıyordu. İkincisi alışveriş merkezi birazdan kalabalıklaşacaktı. Planı uygulamak çok zorlaşırdı. Ayağına çabuk biri telefonu kapıp cızlamı çekerse işi biterdi.

  Biraz gezindikten sonra Behnan’nın planı tüm ayrıntılarıyla hazırdı. Bagajcı’nın arkasından ayrılıp bir butiğin camekânındaki otuz dört beden mankenlerin üzerindeki giysilere hevesle bakan kırk dört bedenli bir hanfendiye yaklaştı. Kırk başlarında, saçları kınalı, buğday tenli bir kadındı. Giydiği siyah taytla haşmetli bagajını cömertçe sergileyen rahat tavırlı biriydi. Behnan da o sırada kırk başlarında görünüyordu. Bayağı yakışmıştı ona içine kır yürümüş kumral saçlar. Yakışıklılığının sonbaharı rengarenk yapraklarla süslüydü.

  Kadına yaklaştı. Selam verdi. Yirmi metre kadar uzakta yavaş adımlarla yürüyen Bagajcı Hilmi’yi işaret etti ve  “Şu bey dayım. Adı Hilmi. Burada olduğumu bilmiyor. Kendisine bir hediye aldım. Bir sürpriz yapmak istiyorum. Sizden yardım rica edecektim.”

  Birkaç kritik saniye geçti. Kadının iri, kahverengi gözleri onu enine boyuna taradı ve “Ne gibi bir yardım?” dedi. Kadın delikanlının kibar tavırlarını ve tipini sevmişti. Burada herkesin içinde bir kıllık ummuyordu. Pahalı pantolon ve ceketinden de olumlu etkilenmişti ayrıca. Behnan’ın içi umut dolmuştu. Bu defa olacaktı inşallah. 

  “Çok basit hanfendi. Anlatayım.”

  Adı Leman olan kadın Bagajcı Hilmi’yi sollayıp geçti. Hızlı adımlarla arayı açtı. Sonra mutlu bir tesadüfle civarında kimsenin olmadığı havuzun pervazına telefonu bıraktı. Sonra arkasına baktı. Çantasından telefonunun çıkardı ve bir numara tuşluyor gibi yaptı. Sonra Bagajcıya arkasını dönerek yavaş adımlarla yürümeye başladı. Telefon kulağındaydı. Bu arada Behnan’ın parmakları yıldırım gibi numarayı tuşlamaktaydı. İçinde binbir korku vardı. Bu defa kapan yeri olarak havuzun mermer pervazını kullanmıştı. O dev saksı Bagajcı’nın dolaşırken nedense pek rağbet etmediği bir yerdeydi. Ortalık giderek kalabalıklaşıyordu. Bagajcıyı bu noktaya getirebilmek için 21 dakika harcamıştı. Behnan elli yaşına yaklaşıyordu şu anda. Ellerinden bile yaşı belli oluyordu. İnanılmaz bir şeydi.

  Bagajcı çalan telefonla, siyah taytı geren malzemeyi tek parça gibi algılayınca telefona doğru yürüdü. Dokunacakken vazgeçti. Adam yeni yetme ya da eline çabuk genç biri değildi. Temkinliydi. Yalnız ihtisas alanıyla ilgili hoş ayrıntılar mantık tarafını hissizleştirmişti biraz. Tereddütünü yendi ve telefonu aldı. Kulağına götürdü. Behnan dudak okumayı bilmezdi, ama mutlu bir ‘Alo’ patlaması yaşadı. Kara gözlüklünün yüzü allak bullak olunca aynı durumla karşılaştığını düşünerek adama acıdı.

  Leman hemen önünde duruyordu. Yanına gitti ve kendisine teşekkür etti. Şakanın başarılı olduğunu, dayısınla telefonda konuşanın kendisi olduğunu söyledi. Dayısı sesini tanımıştı onu arıyordu. Bu nedenle hemen arazi olacaktı. Akşama adamın evine giderek şakanın tadını çıkartacaktı. Bu arada cumartesi yani yarın öğleden sonra saat dört gibi bu alışveriş merkezine gelirse ikinci kattaki ‘Kahve Köşesi’nde birlikte kahve içebileceklerini söyledi. Leman müsait kadın gibi algılanmamak için hemen kabul etmedi, ama içinden ‘Okey’ demişti. Gözlerindeki memnuniyet cilasından açıkça belliydi. “Bakalım.” dedi. Behnan kadına iyi günler dileyip yanından ayrıldı. Leman şakanın anatomisiyle ilgili tuhaf bulduğu bazı ayrıntıları soracaktı, ama bunu yarına ertelemişti böylece. Behnan merkezden sağ sağlim çıkabilirse bir daha buranın bir kilometre yakınından bile geçmeyeceğini düşünmekteydi.

  Behnan çıkış kapısına yaklaştığında kalbi gümbür gümbür atmaktaydı. Beş metre, üç metre, bir metre. Nefesi sıkışmıştı. Camlı kapıdan çıkınca rahat bir nefes aldı. Vicdanı sızlıyordu. Kara gözlüklü şu anda hayatının şokunu yaşıyor olmalıydı. Başka ne yapabilirdi Allah affetsin? İnsan böyle boktan bir kumpas yüzünden 27 yaşında ölüp gider miydi? Pişmandı, ama yüz defa daha olsa yine aynı şekilde davranırdı. Kötücül olanlar telefonlara bu ölüm ‘ALO’sunu monte eden puştlardı. Bunu yapanlar insan değildi. Blair Cadısı filminde onu korkutan ana fikri gerçek hayatta uygulayanlardı. Şeytanın ta kendisiydi. 

  Behnan yol kenarında duran sarı taksiye doğru hızlandırdı adımlarını. Evi uzak değildi. Yürüyebilirdi, ama bu bela yerden hızla uzaklaşmak niyetindeydi. Taksi eve doğru giderken Behnan bu kadar hızla yaşlanmasını ailesine ve arkadaşlarına nasıl izah edeceğini düşünüp durmaktaydı. Anlatacağı şeye inanmaları kolay değildi. Diğer yandan delikanlı bir hastane raporuyla dünyaca ünlü biri olabilirdi. O zaman ciddi bir araştırma başlar ve ona bu kumpası kuranların tepesine binerlerdi. Böyle yapacaktı.

  Bir ara Leman’ı ne kadar kolay bulduğunu ve kadını hemencecik ikna ettiğini hatırladı. Bunda bir garabet var mıydı? Yoktu. Kadın cazibesine kapılmıştı. Böyle basit bir şakaya niye katılmasındı. Yarın birlikte kahve içeceklerini düşünerek hayal kuruyor olmalıydı şu anda.

Behnan şimdi esas temel meseleye odaklanmalıydı. Az önce kaldığı yerden devam etti. Gazeteci tanıdıkları vardı. İlk işi birazdan onları aramak olacaktı. O kara gözlüklü adam merkezin müdavimiydi besbelli. Gözetleme kameraları vasıtasıyla hem onun kimliğini bulurlardı, hem de kendisinin elinde telefon etrafta dolandığını kanıtlardı. Bu plan iyiydi. Yakında çok ünlü ve zengin olacaktı. Belki yaşlanmayı geriletecek bir serum da bulunurdu. Behnan’ın kalbi yeniden umutla dolmuştu. 

  Bu arada merkezden çıkınca delikanlının yüzü gözü eski haline dönmüştü. Yeniden 27 gösteriyordu. Buna asla deli gibi sevinemeyecekti.  Çünkü evindeki aynada yüzünü gördüğü anda her şeyi unutacaktı. Merkezde olan bitenler zaman zaman rüyalarında ne idüğü belirsiz kâbus senaryoları şeklinde arzı endam edecekti. Son nefesine kadar.

  Bir ara sandığı gibi bu tür merkezlerden uzak da durmayacaktı. Sık sık bu dev dikdörtgenler prizması şeklinde inşa edilmiş yapılara gidecek, bol bol alışveriş edecek ve ona bunu yaptıran gizemli dürtüyü asla sorgulamayacaktı. Merkezden kaçılamazdı.

4026

 

                                                                                                                                              Balçova - 2013

 

 

 

 

 

 

 

*

 

 

 

2

 

Ben Senin Neyinim?

 

  Ahmet Taşveren  elindeki paketi mutfak masasının üstüne bırakırken evin usulca kıvam yenilediğini farketti. Sıcak börek paketinden dışarı taşan ısıyı hissetmek gibi bir şeydi. Kötücül, tiksindirici ve irkiltici bir değişim tarafından sarmalanmıştı. Saatine baktı. Nişanlısının gelmesine yarım saat kalmıştı. Duş yapmak, ikinci kez sakal traşı olmak ve spor bir kıyafet giymek için yeterli bir zamandı, ama bütün bunlar birden önemini sonsuza kadar yitirmiş gibiydi. Bir başka durum, zor bir atmosfer bulunduğu mekânın her milimetre kübüne nüfuz etmişti.

  Kendini zorlayarak ayaklarını harekete geçirdi ve oturma odasına gitti. Kapının ağzında az kalsın yere yığılacaktı. Dizbağları takattan kesilmiş,  midesi içinde bir kalıp buz varmış gibi büzülmüştü. Bir kadın... Genç kumral bir kadın halının üzerinde sırtüstü yatmaktaydı. Taba rengi eteği kalçalarına kadar sıyrılmıştı. Beyaz yüksek topuklu ayakkabılarından biri sol omuzuna yakın yan yatmış durmaktaydı. Diğer ayakkabısı meydanda yoktu. Bacaklarının arasında ayaklarına yakın duran bordo renkli baş örtüsü şiddet yükseltici bir görsel darbe gibiydi.

  Cam üstlüklü sehpanın üzerindeki gümüş şekerlik, anneannesinin el emeği tığ işleme süs bedeni sehpaya yaslanık yatan kadının üzerine yuvarlanmak istercesine iyice kenara kaymıştı. Ahmet’e beş metre yüksekliğindeki bir tramplende ilk kez durduğu anı hatırlatmıştı. Kendini yerçekiminin kollarına salmaya korkmuştu. Dikkat edince kan lekelerinin yanı sıra sarımsı yeşilimsi lekeleri farketti. İçlerinde iyi çiğnenmemiş yemek parçacıkları vardı. Kusuktu.

  Kadının hareketsiz bedeninden, divana, halıya bulaşmış kan ve kusuklardan çok yüzü geri dönüşsüzlük ışımaktaydı. İki gözü de yuvasında değildi. İki kanlı çukur işin bitti Ahmet yerin iki âlemde de cehennem diye haykırmaktaydı.

  Şokun yarattığı ağır çekimle saatine baktı. Daha randevusuna 26 dakika vardı. Emine... Nişanlısı Emine dakik biriydi. Yirmisinden bu yana babasının firmasını çekip çevirmekteydi. O halde bu... Cinayet. Ellerine baktı. Tırnaklarını kontrol etti. Temizdi. Burnuna götürdü. Kan kokmuyordu. Gömleğine, pantolonuna bulaşmış bir leke göremiyordu. Niye cinayeti birine havale edemiyordu o halde? Katil benim sözcüğü beyninde otomatiğe bağlanmış bir zikir büklümü gibi dolanmaktaydı.

  Bakışları ayaklarının ucuna kadar gelen ve devam eden izlere takılınca içini yakan üşütücü pişmanlık çığ gibi büyüdü. Kadının kanına basan biri halıda, parkede iz bırakarak hole çıkmıştı.

  Ahmet izleri takiben yürüdü.

  “Allahım sen beni yoldan çıkarma. Allahım... Güzel Allahım.”

  Gözleri dolmuştu. Kalbi ağır ağdalı pişmanlık eğirmekteydi. Aylardır midesinde uyuklayan ülseri uyanmış yukarıya küçük geğirikler yollamaya başlamıştı. Birazdan acı sinyallerine de geçecekti kuşkusuz.

  İzler bir değil iki kişiyi işaret etmekteydi. Birbirine dolanmış dört ayağın ürünü olan izlerin yoğunlaştığı yer yüklük olarak kullandığı ikinci tuvaletti. Kapıda durup tokmağı kavradı ve yavaşça nefesini salarak kapıyı araladı.

 Kapı açılınca ışığı yakan otomatik sistem çalıştı. Yerleri paspaslamakta kullandığı kırmızı plastik leğenin üzerinde siyah kot giymiş, bir genç adam oturmaktaydı. Sırtı sekizlik tuvalet kağıdı paketlerine yaslandığı için neredeyse dik oturmaktaydı. Kumral delikanlının zeytin yeşili kazağı kan içersindeydi. Sağ yana doğru kaykılmış duran başına bakmak bir felaketti. Çünkü onun da gözleri yoktu.

  Ahmet yüklüğün kapısını öylece bırakıp sokak kapısına doğru yürüdü. Midesi yanmaya başlamıştı. Evinde cinayet işlenmişti. Nişanlısı ve erkek kardeşi Rıfat vahşice öldürülmüştü. Daha randevusuna yarım saat vardı. Evin anahtarları kızda yoktu. Kendisi olmadan içeri giremezlerdi. Ama girmişler ve katledilmişlerdi.

  Kapının zili çalınca irkildi. Polis. Polis gelmiş olmalıydı. Başka kim olabilirdi bu saatte. Kozyatağı semtine yeni taşınmıştı. Eski tanıdıklarının çoğu yeni adresini bilmiyordu. Dost ahbap ilişkisinde vites büyütmüştü.

Bunu daha önce de yapmıştı. Gelir seviyesi arttıkça yer değiştiriyor, eski görüştüğü kimselerin çoğunu seyreden bir gemiden denize bırakılan artıklar gibi arkada bırakıyor ve kendi seviyesine uygun ahbaplar ediniyordu. Buna züğürt akrabaları da dahildi.

  Emine en yeni statüsünün sembolüydü. Sahibi olduğu inşaat firması yılda otuz daire yapar hale geldikten sonra meslekdaşı Halil beyin kızına talip olabilmişti. Kız işletmecilik alanında doktora yapmıştı. Almancası ve İngilizcesi çok iyiydi. Güzel ve baskın karakterliydi. Sıradan bir iletişim fakültesi bitiren Ahmet’i ezen bir yanı vardı, ama kıza talip olmuş ve gönlünü kazanmayı bilmişti. Bu evlilik kendisi için daha üst bir statünün, Boğaz’da bir yalının da habercisiydi. Son on dakikaya kadar tabii. Yeni durum farklıydı artık. Parlak geleceği göçmüştü tek kelimeyle.

  Kapının zili çaldı unutma.

  Ahmet kapıyı açmak için uzanan elini vücuduna ait olmayan bir nesne gibi algılamaktaydı. Küçük çocuk yanı uyanmıştı. Sessiz kalırsa, sinerse belki amcalar onu yok zanneder ve çeker giderlerdi.

  Amcalar her şeyi biliyor Ahmet.

  “Ben senin neyinim?”

  Ahmet kahverengi takım elbiseli, adama bakakalmıştı. Yaşı belirsizdi. Orta yaşlı ya da yetmişi aşkın biri olabilirdi. Avurtları çökmüş yüzünde birkaç günlük gümüş rengi sakalı vardı. Saçlarını üç numara kestirmişti. Koyu kahverengi gözleri görmüş geçirmişlik, acı ve elem yüklüydü.

  “Söyle.”

  Ahmet cevap vermek istiyordu, ama zihni kaotik düşüncelerini kelimeye tahvil edemeyince adamın yüzüne bakmakla yetindi. Gözleri dolmuştu. Aklına karşı dairenin kapısındaki gözetleme deliğinden seyrediliyor olabileceği gelince sevindi. 10 numarada oturan avukat şu anda yurtdışındaydı.

  “Niye tutuldun kaldın öyle?”

  Ahmet adamın yüzüne bakamaz hale gelmişti. Kapıyı örtünce tuttuğu nefesini saldı ve dönüp geriye baktı. Dairesi kendini yeniden uyarlamıştı. Hol zemininde kan lekeleri görünmüyordu. Temelsiz sevinmeye korkarak yüklüğe doğru yürüdü.

  “Bismillahirrahmanirrahim. Her şeye kadir Allahım sen beni...”

  Yüklükte ceset yoktu.  Her zaman görmeye alışık olduğu şeylerin içinden kanlı bir bedenin fışkırmasını bekleyen yanı usulca sönüverdi. Kapıyı açık bırakarak oturma odasına doğru koştu. Emine’nin gaybûbeti kalbe çoşku veren bir melodi gibiydi. Eğilip halıya yakından baktı. Tertemizdi. Dün eve temizlikçi kadın gelmişti. Her şey onun bıraktığı gibiydi.

  Kapının zili ikinci kez çalınca Ahmet korkuyla irkildi. Bu küçük bir araydı, dehşet geri geliyor beklentisi kedi gibi sırtını kabartmıştı. Saatine baktı. Randevusuna on dakika kalmıştı. Emine gelmişti herhalde. Rıfat’la birlikte. Kızın arabası tamirdeydi. Erkek kardeşi Rıfat getirecekti. Öyle konuşmuşlardı. Gözü yerlerde leke arayarak yürüdü. Yüklüğün ışığı yanıyordu ve cesetsiz dar mekân bir gülbahçesi gibi ferahlatıcıydı. 

   “Ben senin neyinim?”

  Yine o adamdı. Gam yüklü parlak gözleri üzerine çekim uyguluyor gibiydi. Ahmet’in nutku tutulmuştu. Adamın zihninden kendi zihnine bilgi yüklendiğinin hayal meyal farkındaydı.

  “Söyle.”

  “Ne istiyorsun benden?”

  Adam hafifçe tebessüm etti. “Soruma karşılık ver. Ver ve sav.” 

  Ahmet’in zihnine dolan bilgilerin basıncından konuşacak hali kalmamıştı. Kapıyı örtüverdi. Başını çevirip hole baktı. Sorunsuzdu. Sonra saatine baktı. Emine’nin gelmesine yedi dakika vardı. İçinden bir ses bu yedi dakika hayati önemde demekteydi.

  Oturma odası da bıraktığı gibiydi. Kapıda durakladı. Hem holü, hem de odayı görebilecek bir konumda kalmayı yeğlemekteydi. Sanki birini gözden kaçırırsa orada deminki kötücül şeyler beliriverecekmiş gibiydi. Bu his çok güçlüydü. Fantazi değildi. Avaz avaz bağıran bir gerçeklik duygusuyla sarsılmaktaydı. Beynine doluşmuş bilgi etkinleşmeye başlayınca zihni yeni bellek malzemesinden parçalar işlemeye başladı.

  7

  Kapıyı çalan adamı bir avluda otururken gördü. Tek başınaydı. Sıhhatsiz, keyifsiz ve mutsuz bir hali vardı. Sandığı kadar yaşlı değildi. Elli başlarındaydı. Bir hastalık adamı yemiş bitirmiş gibiydi. Yüksek gri beton duvarlara  bakıyordu. Gözleri dolmuştu. Üzerine yüklenmiş bir tanıdıklık duygusuyla sarsılmaktaydı. Bir yakın arkadaş ya da akraba olabilir miydi? Yüzünü nasıl unutmuş olabilirdi?

  6

  Niye ısrarla kim olduğunu bilmesini istiyordu acaba diye düşünürken adamı hapishanede gördü. Hücredeydi. Birkaç gazete, bir şişe su, iki tükenmez kalemle bir başınaydı. Yatağının üstünde kahverengi bir namaz seccadesi duruyordu. Adam ağır bir suç işlemiş olmalıydı. Hapiste olan kimi tanıyorum diye düşündü. Birkaç tanıdığı çeşitli suçlardan hapse girip çıkmıştı. Naylon fatura, vergi kaçakçılığı gibi adi suçlardı bunlar. Burada daha ciddi bir şey vardı. Cinayet.

  Kayıp gözler ne olacak Ahmet?

  Gözler kelimesi zihinde birkaç hızlı geçişli sahneyi canlandırıp söndürmüştü. Eli makaslı bir adam oturma odasında yatan kadının üzerine eğilmişti. Ahmet korkuyla hole ve oturma odasına baktı.

  Henüz yoklar.

  Henüz de ne demekti? Geliyorlar mıydı yani? Cesetler yürüyebilir miydi? Bu olmazdı, ama bitleri yüklü bir fotoğrafın açılması için gereken süre gibi bir şeydi belki. Esas sahne açılacaktı.

  5

  Tekrar o adamı gördü. Yüzü bitkindi, ama çok daha gençti. Bir mahkeme salonundaydılar. Seyirciler arasında adama öfke ve yazıklanarak bakanlar vardı. Emine’nin babasını, ablasını tanıdı. Adamın elinde bir silah olsa katili hiç çekinmeden vurabilecek bir ruh halindeydi. Katile örtülü bir sevgi ve acıyarak bakanların yüzleri çok aşinaydı, ama çıkartamıyordu. Oradan yalnız oturulan can sıkıntısı, kimsesizliğin ve pişmanlığın hüküm sürdüğü hücreye döndü. Adamı gördü. Hıçkırarak ağlıyordu.

  4

  Gözleri bul hemen, yoksa...

  Gözler lafını hafife almasını engelleyen his çok güçlüydü. Ahmet panikle kapı ağzından ayrılarak odaya girdi. Etrafa bakındı. Göz saklayacak bir sürü yer vardı. Hızla şekerliğin içine göz attı. Ardından büfenin çekmecelerine baktı. Divanın altını da ihmal etmedi. Odada göz möz yoktu. Zihninde hücresinde cefa çeken adama değin sahneleri bula kaybede koşar adımlarla mutfağa gitti. Orayı gözden geçirmek daha çetrefilli bir işti. Börek paketini bile ihmal etmeden yıldırım hızıyla her yere baktı.

  3

  Yüklükte de göz bulamayınca yatak odasına yöneldi. Dolabın çekmeceleri, zemini, şifonyer. Odadan çıkarken ter içinde kalmıştı. Bürosuna doğru yöneldi. Hol hâlâ ondan yanaydı. Zaman vardı demek ki. Duvarlardan birini örten kütüphane, dört çekmeceli büro, ıvır zıvırların durduğu tahta bir sandık. Hemen işe koyuldu.

  Çabuk ol süren bitiyor.

  2

  Hücresinde acı çekerek yılları bitirmeye çalışan adamla ilgili inanılmaz ayrıntılara bulanarak kütüphaneyi, büro çekmecelerini araştırdı. Adam birilerine mektup yazıyor, sonra yırtıyordu. Öyle sahiciydi ki bunları düşünmek, tükenmez kalemin mürekkebinin kokusunu bile alabilmekteydi. Yıllar geçiyor ve adam hızla yaşlanıyordu. Ölümü istiyor, ama ulaşamıyordu. Tam on bir buçuk yıl böyle yaşamıştı. Rakam kafasında çok sarihti. On bir buçuk yıl boyunca çekilen yalnızlığın, iç sıkıntılarının, gözden düşmüşlüğün ve de koyu pişmanlığın kayıt defterini sayfalarını çevirmekteydi sanki. Adamın yaşadığı her an beynine nakşedilmiş durumdaydı.

  Sıra orada.

  Ahmet elleri titreyerek babasının hediyesi olan tahta sandığın kapısını açtı. İçinde eski fotoğraf kutuları, ilkokul diploması, o sıralarda kullandığı bazı eşyalar cinsinden küçük bir geçmiş müzesi saklıydı. Sarı fotoğraf kutusunun üzerinde uçuk mavi bir mendile sarılı duran şeyi görünce içindeki soğukluk geri döndü. Bezin üstüne kırmızı lekeler çıkmıştı. Tam kapağı kapatacaktı ki, görünmez bir el bunu engelledi.

  Ahmet sinirleri altüst durumda elini uzatarak mendilden çıkını aldı. İçindeki yumruları avucunda hissetmekten ötürü midesi berbat durumdaydı. İki kere öğürdü. Neyse ki, karnı boştu. Ağzına gelen asitli sıvıyı yutarak geri yolladı.

  Çıkını çözünce Emine ve Rıfat’ın yeşil gözleriyle karşı karşıya geldi. Tam o sırada kapının zili çalınca elindekileri sandığın içine düşürerek doğruldu. Kapıyı açmasam ne olur diye düşünmekteydi, ama ayakları yola koyulmuştu bile.

  1

  “Söyle şimdi kimim ben?”

  Ahmet en sonunda adamı tanımıştı. Bunun şokuna rağmen konuşmayı başardı.

  “Bensin.”

  “Emine’yle planladığınız gibi altı ay sonra evlendiniz. İki yıl sonra da bir kıskançlık krizi nedeniyle kızı bıçaklayarak öldürdün. Üç aylık hamileydi. Birisiyle ilişkisi var sanmıştın. Seni engellemeye çalışan bacanağı da katlettin. Ortada ne fol vardı, ne de yumurta oysa. Kadının seni seviyordu ve sana ilk günkü gibi sadıktı. Kuruntunun ve aşırı kıskançlığının esiri oldun yani. Hapse girdin. Koğuşta kalacak yüzün yoktu. Gönüllü hücre hapsine talip oldun. Orada kalp krizinden ölene kadar on bir buçuk yıl yaşadın.”

  “Bu nasıl olabilir? Sen ve ben, burada...”

  Benzeri ona gülümsedi. “Ben sen değilim.”

  “Kimsin peki”

  “On bir buçuk yıl, her saniye pişmanlıktan kahroldun. İtibarsızlık, hor görülme, can sıkıntısı ve en kötüsü de namazında niyazında olan aile büyüklerine verdiğin utanç nedeniyle mahkumiyet seni yedi bitirdi. Bir sabah gün ağarırken kalp krizinden öldün. Hepsini hatırlıyorsun değil mi?”

  Ahmet başını salladı.

  “Pişmanlığının yoğunluğu ve samimiyeti bir şekilde hiper uzayı etkiledi. Paralel yaşamlardan birinde on bir buçuk yıllık çileyi çektin bitirdin. Ben sana ait geleceklerin birinden gelen bir ekoyum. Bu hayatta da aynı züllü yaşamaman için seni buldum. Sağ avucunu aç.”

  “Ne?”

  “Sağ avucunu uzat bana.”

  Ahmet istenileni yapınca adam sağ elinin işaret parmağıyla elinin ayasına dokundu. Ahmet’in bayağı canı yanmıştı. Adamın parmağının ucu akkor demir gibiydi. Azıcık bir dokunmayla elinin derisinden minik bir duman çıkmıştı. Ahmet şokla ısı yüzünden kabaran deriye baktı. Acısı beyninde zonklamaktaydı.

  “Bu..?”

  “Tövbenim senin ben. Birazdan nişanlın gelecek. O hücrede geçen yılları unutma ve kendine hayırlı bir gelecek kur.”

  Ahmet kapıyı örttükten on saniye kadar sonra kapının zili tekrar çaldı. Genç adam huşu içinde kapıya doğru yürüdü. Kapıyı açarken sağ elinin ayası sızladı. Bunun için de bir yalan bulması gerekecekti. En iyisi iş yerinde oldu demekti.

  “Merhaba. Sen de yeni geldin galiba?”

  Emine taba rengi eteğin üstüne krem rengi ince kazak giymiş ve kenarları altın sim işlemeli bordo renkli bir başörtüsü takmıştı. Çok güzel görünmekteydi. Ahmet karın boşluğunda ağır dönüşlü bir kıskançlık jiroskobunun çalıştığını hissedince dalgınlığından sıyrıldı ve başıyla olumladı. “Beş dakka falan. Rıfat nerede?”

  “Arabayı milimi milimine park etmesi lazım malum. Senin neyin var?”

  “Yok bir şey. İş yeri bugün biraz elden gitmiş durumdaydı da.”

  “Bizim de öyle, hiç sorma.”

  Önce yanakları sonra dudakları hafifçe birbirlerine değdi. Ahmet nişanlısına sevgiyle sarıldı. Sağ avucu sızım sızım sızlamaktaydı. Genç adamın gözleri dolmuştu. Önlerinde uzun ve mutlu yıllar vardı inşallah.

 

 

Kim işlediği zülüm arkasından tevbe eder, salih amele dönerse Allah elbette tövbe’sini kabul buyurur. Çünkü Allah Gafurdur, Rahimdir.

(Maide: 39)

 

Eğer dünyaya geri gönderilseler, yine sakındırıldıkları yola dönerler. Onlar gerçekten yalancıdırlar. (En'âm, 28)

 

                                        Amsterdam Kasım 2009

 

 

 

 

 

  

*

 

3

 

Gönül Vitrinimin Mankeni

 

 “Dokun bana.” 

  İki elimle genç kadının belini tutup hafifçe kendime doğru çektim. Çıplak bedeni istekle benimkine yaslandı. Tenimin tenine temasında daha önce tanıdığım kadınlarınkilerden farklı hiçbirşey yoktu. Memeleri göğsüme sıcak ve hoş bir baskı yapmaktaydı. Ten kokusuyla füzyonlanmış parfümü ciğerlerimi doldurmaktaydı. Loş ışıkta siyah gözleri arzuyla fosforlanmıştı adeta.

  “Öp beni.”

  Sevtap ile neredeyse aynı boyda olduğumuzdan başımı eğmeme gerek kalmadan dudaklarımız birleşti. Dillerimiz güreşmesinde hiçbir doğaldışılık saptayamadım. Kalçalarıma kor düşmüş gibiydi. İçimde karşı konulmaz bir arzu kükremekteydi. Dönülmez yere varmıştım. Kızla sevişecektim. Korkularım ve endişelerim trafiğin deli gibi aktığı kalabalık ve geniş bir caddede karşı kaldırımdan el kol işaretleriyle bir şeyler anlatmaya çalışan kimseler kadar etkisizdi artık.

  Dudaklarımız çözüldüğünde Sevtap’ın elini tuttum. Hafif serin ve nemli yüzeyler ne kadar tabii ve baştançıkarıcıydı. Aceleci adımlarla yatak odama doğru yürüdük. Hole çıkarken bir an başımı çevirip oturma odasına baktım.

  Elbiselerimizin tümü arkada gelişi güzel yerlere atılmış durumdaydı. Sehpanın üstündeki boş şarap şişesi, iki kadeh, yarı dolu meze tabakları, kırmızı divanın sağ köşesine dertop olmuş siyah külodum, Dali’nin ergimiş saatler tablosunun yağlı boya kopyası, tavana ışık veren iki lambanın yarattığı gölgeler ve diğer bütün ayrıntılar tıpkı filmlerdeki keyifle geçirilmiş anları canlandıran sahnelere benziyordu. Her şey, her şey arzuma göreydi. Şimdi endişe lambalarımı söndürmeli ve vaad edilen haz bandında koşuya başlamalıydım.

 

*

 

  Adım Demir Güldere. 29 yaşındayım. Sevtap’ı bana attığı bir mail sayesinde tanıdım. Bir ay kadar önceydi. Yorucu bir günün son saatleriydi. Tam dizüstü bilgisayarımı kapatacağım sırada ekranda bir E-posta belirdi. Sevtap Ateşgüneş adlı birindendi. 20 yaşındaydı. İspanyol dili filolojisinde öğrenciydiydi. Beni sık sık rüyasında gördüğünü yazmıştı.

  Mekatronik mühendisiyim. Bir banka şubesinin elektronik işleyişinin neredeyse tümünden sorumluyum. O gün işte on saat çalışmıştım. Yorgundum. Mailde fotoğraf falan da yoktu. Kolaylıkla silebilirdim bu nedenle, ama yapamadım. Hergün kızlardan sayısız mail alan yakışıklı ya da tanınmış biri değildim. Beklenmedik hoş bir rüzgarı yok değildi yani mailin. Kararsızca beklerken ikinci mail geldi.

“İçimden bir his rüyalarımızın ortak olduğunu söylüyor. Örneğin okyanus kıyısındaki iki katlı sarı ev ve kırmızı gözlü gri kedi. Bunlar sana tanıdık geliyor mu?”

   Ağdalı bir şok yaşamaktaydım. Söyledikleri şeyler tanıdıktı gerçekten. Bana has bir özellikti. Bazen gün içinde, bazen de yatakta uzanmış durumdayken kafamda kısa filmcikler belirirdi. 10-15 saniyeden uzun sürmezdi. Bazen bir yer, bazen hiçbirini tanımadığım bir insan topluluğu, hareketli bir vasıtanın camından dışarıda görülen şeyler, daracık bir sokak.

Dahası var. Sayısı belki kırkı elliyi aşmış bu filmciklerin neredeyse hepsini hatırlamaktayım. Belleğim aradan geçen yıllara rağmen onları sımsıkı tutmakta ısrarlı. Zamanla bundan bahsetmeyi giderek azaltmama rağmen  çocukluğumdan beri sahip olduğum bu hassayı yakın dostlarım ve ailem iyi bilir.

  Bu kısa kısa gezintilerde tanımadığım bir sürü yeri görüyor ve yine tanımadığım insanlarla muhatap oluyordum, ama şu ana dek asla bu yerlerden birinin neresi olduğunu keşfedememiştim. Dahası o kadar insan tanımıştım. Bunların hiçbiri gerçek hayatta karşıma çıkmamıştı. Televizyonda ya da gazetede görmeye bile razıydım. Bazen birini benzetir ve boşuna heyecanlanırdım. Zamanla hevesim kırılmıştı. O hepsi birbirine çok benzeyen filmlerde ve dizilerde olduğu gibi geleceği gören ya da cinayete kurban gitmiş bir ölüyle ilişki kuran kimselerden değildim. Beynimin bu azizliğinin hiçbir şeye yararı yoktu yani.

  “E-Adresini bana sen verdin. Rüyamda. Sözlü değil. Bir kağıda yazıp bana gösterdin. Adın soyadın ve standart ekler.”

  İşin bu tarafı beni bir yanıyla heyecanlandırırken, diğer yanıyla da kaliteli bir organize şaka beklentisi yaratmıştı. Bankaya girmeden önce Alcatell’de çalıştım bir süre. Oradaki arkadaşlarla bu tür şakalar yapardık, ama bütün bunlar iki buçuk yıl geride kalmıştı. Alcatell’li arkadaşlarımla zaman darlığı nedeniyle artık telefonla bile görüşemiyorduk.

  Uykum kaçmıştı. Sevtap hanıma tek cümlelik bir mail attım.

  “Bana bir ortak rüyamızı daha yazabilir misiniz?”

  Cevap 6-7 dakika sonra ekranda belirdiğinde kulaklarım uğuldamaktaydı. Bütün şaka ihtimallerini aşıp apıştırıcı bir gerçeğe toslamıştım.

“Bir arabanın penceresinden uçsuz bucaksız bir çöle  

 bakıyoruz. Sağ yanımızda Üç dev kaktüs ağacı yola yakın yan yana duruyor. Ortadaki en uzunu ve kollarında gül büyüklüğünde sarı  çiçekler var. ”

  Kimsenin bunu bilmesi mümkün değildi. Çünkü geçen hafta görmüştüm ilk kez. Sonra takip eden günlerde birkaç kez çeşitli zaman dilimlerinde tekrarlanmıştı. Bazı vizyonlar tek kerelik olurdu. Böyle yinelenenleri de vardı seyrek de olsa. İş ciddiydi. Sevtap Ateşgüneş her kimse onla mutlaka konuşmalıydım. Lafı uzatmadan kıza kendisiyle  tanışmak istediğimi söyledim.

  “Şu sıralar İstanbul’da değilim. Gelince ilk işim sizi aramak

   olacak. Ben de tanışmak için sabırsızlanmaktayım.”

 

 

*

 

  Onu ilk kez geçen pazar günü Gayrettepe metro durağında gördüm. Benden 15.30’da durakta olmamı istemişti. Taksim yönüne gidecek metrolara dikkat edecektim. 

  Üçü yirmi geçe oradaydım. Sırf gençlerine bile olsa bütün kadınlara acaba o mu diye bakmak kolay değildi. Sevtap’ın tek başına olacağını tahmin etmekteydim, ama elimde olmadan gruplara da dikkat ediyordum. Bazı kızlar ben baktığım için aynı şekilde karşılık verince bakış koyultuyordum istemeden. Bazıları ‘hıh!’ edasıyla başını çeviriyor, bazıları hafifçe sırıtıyordu. Tek tük alıcı gözle süzenler de çıkmaktaydı. Sevtap’ın boyu posu ve tipi hakkında sorduğum sorulara cevabı çok kısa ve kesin olmuştu.

            “Gönül vitrininde duran bir mankenim. ”

   Bir ara üniversiteden eski bir arkadaşımla karşılaştık. Birkaç kelime bozdurduk. Orada ne yaptığımı sordu. Birini beklediğimi söyleyince hınzırca kılığımı kıyafetimi süzdü ve ‘Kıyak bir hatun olmalı.’ dedi. İnkâr etmek boşunaydı.  Başımla onaylayıp anlamlı anlamlı sırıtmakla yetindim ve ardından konuşmayı kısa kesmek için saatime baktım. Onun da acelesi vardı zaten. ‘Bir gün görüşelim ha.’ diyerek çekti gitti. İkimiz de telefon ya da mail adresi vermeye kalkışmamıştık. On yıl içinde yine buralarda bir yerde karşılaşırdık artık. Hiçbir zaman samimi olmadığım biriydi. Adını bile o söyleyince hatırlamıştım zaten. 

  Saat 15.35’de yavaş yavaş bütün ilginç ve gizemli havasına rağmen kızın beni işlettiğini düşünmeye başlamıştım ki, onu gördüm. Tam önümde duran metro kapısından içeri girmiş ve bana doğru dönerek gülümsemişti. Bir yetmiş beş boylarında ince yapılı bir genç kızdı. Koyu kahverengi bukleli saçları omuzlarına değmekteydi. Üzerinde daracık açık mavi bir kot pantolon, sarı bir tişört ve lacivert bir kot ceket vardı. Ceketinin önü açıktı. Göz kamaştırıcı bir güzelliğe sahip değildi, ama uslüplu bir seksapel ışımaktaydı.Yüzü çok hoştu. Sarı tişortunun topografyasındaki yükseltiler de heyecan vericiydi. Zeki ve kendinden emin tavırları dışa ışımasını alameti farikasal bir kalıcılığa yükseltgemekteydi. Kapı kapanırken tekrar gülümsedi ve eliyle hoşçakal işareti yaptı. Metro kızın gülümsemesini Taksim yönüne doğru sürüklerken apışmış durumda ardından bakakaldım. Bu arada süper erkek Demir Güldere yıldırım gibi seğirtmiş ve kapı kapanmadan kendini içeri dahil etmişti. Kızla başbaşaydı. Bahtsız hayalimi iptal edip kös kös eve yollandım.  

  O akşam ve onu takip eden üç gün kızın beni aramasını boşuna bekledim. E-adresine dört nafile E-posta yolladım. Hiçbirine cevap gelmedi. Kimsenin zihnimdeki hayalleri böyle ayrıntılı bir şekilde bilmesi mümkün değildi. Bu nedenle kızı bir türlü kaliteli bir organize şakanın baş aktristi yapamıyordum. Ayrıca arkadaş çevremdeki kalibreli organizatör adayı hiçliği de beni desteklemekteydi.

  Kızın belirip kaybolması, anlık poz vermesi ona olan isteğimi körüklemişti. Aradan geçen günlerde neredeyse aşka benzer bir his kozasıyla sarmalandım. Hayalimde kapanmak üzere olan metro kapısından onlarca defa içeri süzülüp oradan devam eden serüvenler yaratmıştım. Şaka bir yana eskilerin deyimiyle bir çeşit kara sevdaya doğru yol almaktaydım. Light hali en azından.

  Perşembe akşamı cep telefonumdan aradı. Sesinde olağanüstü bir berraklık vardı. Tarifi mümkünatsız bir tınıyla konuşmaktaydı. İlk cümlesi ‘Cumartesi akşamı nerede buluşalım.’ olmuştu. O’ydu. Hemen tanımıştım. 

Kadıköy’deki Karga barda saat 22.00’de buluşmak üzere anlaştık. Yeri ben teklif etmiştim. Hiç tereddütsüz kabul etti. Cuma gününü kız gelmeyecek ve bir daha da sesini soluğunu çıkarmayacak düşüncesinin kasvet verici davul sololarıyla geçirdim. Cumartesi tempoyu bayağı artırmıştım. Öyle ki, 21.55’de Karga bardan içeri girerken madara olmaya iyice hazırdım. Hatta bundan tuhaf bir zevk de almaktaydım. Çünkü kız bundan sonra ne  yaparsa yapsın yıllardır süregelen tekdüze yaşantımı gizemli renklere boyamıştı.

  Annem Pazartesi akşamı yemeğe gittiğimde bunu hemen farketti. Babam kafayı geçen pazar günü yapılan Galatasaray maçının sonuçlarına taktığı için ıskalamıştı. Sürekli telefonu çalıyordu. Arkadaşları da bu konuyu konuşmak için sabırsızlanmaktaydı herhalde. Yemek saati falan demeyip arka arkaya birbirlerini arıyorlardı.

  İki yıldır ayrı oturmaktaydım. İş hayatım nedeniyle ortalama haftada bir gün görüşmekteydik. Annemin yaptığı karnıyarık harikaydı. Her zaman en az beş tane yerdim. O akşam ağzımda ikincinin ilk lokmasını gevelemekteydim daha.

  “Biri mi var hayatında?”

  “Onu de nereden çıkardın şimdi?”

  “Bir değişiklik var sende.”

  “Ne gibi?”

  “Yüzün gözün parlıyor. Bir heyecan içindesin sanki. Dalgınsın. Çatal ağzına yavaş çekimle gidiyor.”

  Sadece kadın ya da anne sezgisi değildi. Annem çeyrek yüzyıldır boşanma davalarında avukatlık yapmaktaydı. Durumumu ıskalamamıştı normal olarak. Sonradan rezil olmamak için daha çok başlarda, ne olacağı belirsiz bir ısınma sürecinden söz ettim. Olumlu bir yöne giderse kızı ilk onunla tanıştıracağıma söz verip konuyu noktaladım. 

  Sevtap kendisini ilk gördüğüm giysileriyle ikinci katta oturmaktaydı. Biraz titreyen dizlerle yanına yaklaştım. Yerinden doğrulup elimi sıktı ve yanaklarımdan öptü. Parfümü ciğerlerime eronikotin gibi yayılıverdi. Yakından çok daha çekiciydi. Neredeyse saldırgan diye tanımlayabileceğim bir diriliği vardı. Yan masada oturan iki genç kadın merakla bizi süzmekteydi.

  “Senin John Zorn sevdiğini bilmiyordum.”

  “Neyi?”

  Bunu derken içeride John Zorn’un Archaeopteryx adlı parçasının çaldığını fark ettim. Çağdaş deneysel caz gruplarından pek anlamam. John Zorn ve Masada altı ay önce ayrıldığım eski sevgilimden yadigar bana.

  “Eskiden takılırdım... Biraz yani.”

  “İstersen başka bir yere gidelim?”

  Burası çok cool bir yerdi, ama bizim ilk tanışma ve sohbet mekânımız olamayacak kadar ses ve soluk yüklüydü. Kızın beni nasıl bulduğunu ölesiye merak etmekteydim. Kapağı biraz daha sakin, sessiz ve gözden ırak bir yere atmak daha iyi olacaktı.

  “Bir teklifin var mı?”

  “Sana gidelim.”

 

*

 

  Gözlerimi açtığımda Sevtap yatakta değildi. Evde de değildi. Varlığının basıncı diyebileceğim etkiyi hissetmiyordum çünkü. Kalkıp oturma odasına gittim. Her yere saçılmış giysileri benimkilerle birlikte yerli yerinde duruyordu.

  Sokak kapısının kilidini kontrol ettim. Sürgü de yerindeydi. Kız buradan çıkmamıştı. Yedinci katta oturmaktaydım. Pencere ya da balkon da söz konusu olamazdı yani.

  Geri gelince kızın yerde halının üstünde duran beyaz sutyenini alıp kokladım. Ten kokusu belleğimi dağladı adeta. Gecenin anısı dirilmişti. Ne dirilmeydi ama, sürülen bir tarlada duran minik bir fareydim ve dev bir traktörün ardındaki metalin kabarttığı uçsuz bucaksız toprak şeridine bakmaktaydım sanki. Kızın giysilerini itinayla katlayıp kendi dolabıma yerleştirdim. Sadece bir akşam giyilmişçesine yepyeni görünümlü koyu bordo renkli mokasen ayakkabıları da benimkilerin yanında yer aldı. Tek eksik şey boynuna çapraz astığı küçük koyu kahverengi deri çantasıydı. Her tarafı aradım. Yoktu. Onu yanına almıştı.

  Gönül vitrinimin mankeni ile geçirdiğim geceyi tasvir etmem mümkün değil. Aynı anda amfetamin, meskalin ve LSD almış gibiydim. Bunların hiçbirini şu ana kadar kullanmadım. Filmlerde gördüğüm ve okuduğum etkilenmeleri kastediyorum. Hayatta hiçbir zaman yazar olmayı bu kadar istemedim. O zaman belki yaşadığım geceyi daha derinliğine anlatabilirdim. Son yoğun okumalarım lise yıllarında kaldı. Üniversitede dersler çok yoğundu. Sonrasında iş hayatı denen çark enerjimin neredeyse tamamını emiyordu. Gitar dersi almak, falanca kitapları mutlaka okumak, filmleri seyretmek gibi niyetlerim, daha uygun bir zamanda inşallah misinasına dizdiğim tespih taneleri gibiydi. Tanelerin sayısı arttıkça bu işlere ayırdığım zamanım daha da azalıyor gibiydi üstelik.

  Sevtap’la bir geceye sığışmış yıllarca süren bir birliktelik yaşadık.  Atmıyorum. Belleğimde kıpır kıpırlar. Kızı annemle tanıştırdığım an gözümün önünde şu an. Anneleri bilirsiniz. Biricik oğullarını hiçbir kıza yeterince layık görmezler. Daha önce tanıştığı iki üç kız arkadaşım için bir sürü elverişsizlikler dile getiren kadın Sevtap’a bir görüşte vuruldu. Benim gönül vitrinimin mankeni annem ve babamın gönüllerini de bir anda fethetmişti. Neşeli neşeli konuşarak yemek yedik. Şarap içtik. Bir ara annemle  mutfakta yalnızdık. İçeriden babamla kızın konuşma sesleri geliyordu. Babam kız gelince yirmi yaş birden gençleşmişti adeta. Sesi çocukluğumdan hayal meyal hatırladığım canlılık ve gürlükte çıkmaktaydı.

  “Nereden buldun bu kızı?”

  “Çok beğendin değil mi?”

  Annem kendine çok yakışan taba rengi elbisesini giymişti. Üzerinde bir leke var mı diye göz attı ve sonra bana baktı. Yüzü ciddileşmişti. “Sakın kaçırma.” dedi. Benim çapımdaki bir erkeğin böyle bir kızı uzun süre elde tutamayacağını ima eden ses tonu gururumu zerre kadar yaralamadı. Sevtap cinsi kızları onların istemi dışında elde tutabilecek erkek türü mevcut değildi. Kız isteyerek gelmişti. Bu kadarı yeterliydi benim için.

  Aynı evde oturmaya başladık. Sık sık annemlere gidiyorduk. Sevtap ailemi kendi ailesi gibi benimsemişti. Kendisi öksüzdü. Ailesinin geri kalanlarıyla ilişkisi de yıllardır kopuktu.

  Bu arada işten artan zamanlarımda bir genleşme olmuş gibiydi. Bütün hobilerime zaman ayırabilmekteydim her nasılsa. Gitar tellerinin üzerinde gezinen parmaklarım giderek ustalaşıyordu. Geceleri birbirimize sarılıp uyuyorduk. Bu yıllarca sürdü. Annem babam bir miktar yaşlandılar. Evlerindeki bazı mobilyaları yenilediler. Şakaklarımda birkaç adet beyaz tel belirdi. Az sayıdaki arkadaşımla da görüşmekteydik. Bunlardan biri trafik kazası geçirdi ve sakat kaldı. Bazıları nişanlandı ve evlendi. İlişkilerini sonlandıranlar oldu. Dünyada yeni savaşlar yaşandı. Bunların sevimsiz sonuçlarını göğüslendik. Annemin teyzesi vefat etti. Bir gün gitarımla Pink Floyd’un The Wall albümünün comfortably numb parçasındaki gitar solo bölümünü neredeyse hiç hatasız çalabildim. Ve daha bir yığın anı. Mazi hatırlayabildiğimiz şeylerin tümünden ibaret değil midir? Kızla en az beş yıl birlikte olduk diyorum o halde.

  Az önce aynada yüzümü uzun uzun inceledim. Şakaklarımda tek bir beyaz tel yok henüz. O gitar da yok. Telefonumun, bilgisayarımın tarih bildirileri sadece bir gece yaşlandığımı kanıtlıyor. Birlikteliğimiz boyunca kendi geçmişi hakkında neredeyse hiçbir şey anlatmamış olan Sevtap bir geceye beş yılı sığdırdı ve sonra çekti gitti.  

  Duş yaparken bu kabindeki sayısız sevişmelerimizi hatırladım. Mutlu bir erkektim. Kime nasip olurdu böylesine dört dörtlük bir ilişki. Gönül kalıbımdan dökülen yıllardı.

  “Nasıl olur da kimseye anlatmadığım rüyalarımı bilebilirsin?”

  “Rüyaların ve vizyonların başka zihinlere açılan koridorları vardır bazen.”

  “Yani?”

  “Sana o taraftan yaklaştım.”

  Oturma odasındaki Dali’nin ergimiş saatler tablolarından en tanınmışının taklidi olan yağlı boya tabloya tam 800 kayme bayıldım. Bir arkadaşım taşınıyordu. Ona yardıma gitmiştim. Yeni evini dişi kuş dekore ettiği için o tabloyu ve bazı eşyalarını satışa çıkarmıştı. Arkadaşım 1000 dolara doksanlı yıllarda namlı olan bir ressama yaptırdığını söylemişti. 180x120 cm. ebatlarındaki tabloda imza falan yoktu. Yemin billah etmişti. Kız benle ilişkiye geçmeden iki ay önceydi. Oturma odasına astığım anı hatırlıyorum. Daldan sarkan pelteleşmiş bir saat için bu kadar para verilir mi diyen sürrealizm düşmanı yanım biraz pişmandı. Farklı beklentileri olan yanım da memnuniyetle ellerini ovuşturmaktaydı. Benim dişi kuşum da tam o sıralarda evi terketmişti. Sevtap’ın dediği doğruydu. Zihinlerimiz birbirleriyle ilişki kuruyordu. O tabloyu almamdaki saik şimdi çok açık. Zaman genleşmesi fikrine hazırlıktı.

  Kahvemden ilk yudumumu alırken Sevtap’ın nereden çıktığını keşfettim. O çöle, üç kaktüslü yere çıkmıştı. Evden değil. Zihnimden. Beş yılın bitiminde. Bundan yüzde yüz emindim. Çünkü artık o çöllük araziyi  zihnimde yeterince açıklıkla canlandıramıyordum. Pikselleri azalmış bir fotoğraf parçası gibiydi. Muğlaklaşmıştı. O minik görüntü parçacıkları başka alemlere, boyutlara açılan kapılardı belki. Kız bunlardan en sonuncusuna talip olmuştu. Tek kullanımlık olduğu açıktı. Kız aslında her neyse, bana c-mail, cin namesi yani, yollayan bir periydi belki. O eşik için gelmiş, karşılığını vermiş ve gitmişti. Beş yıl belki de çıkışa kendini uyarlamak için gerekli süreydi. En uygun açıyla atmosfere girmek için dünya çevresinde tur atan bir uzay mekiği gibi. Saadet turları. Bana çok az kişiye nasip olan bir hayat yaşattı. Gerçek aşkı hediye etti ve hayallerimi bile zorlayan bir tatmin duygusu verdi. Ruh formatım bir daha asla tekdüze yaşama sığamayacak kadar çetrefilleşmişti. Dahası önümüzdeki beş yılda olacak bir çok şeyi bilmekteydim. Bu bilgileri kullanarak kendimi belli bir derecede özgürleştirmeyi başarabilirdim.

  Ani bir düşünceyle mutfak masasından kalkarak yatak odasına gittim. Elbise dolabımı açtım. Kızın giysileri orada duruyordu. Süblimleşmemişti. Sevtap’ın arkada maddi kanıtlar bırakması ne demekti? Çantasını ihtiyacı olduğu için götürmediğini düşünmeye başlamıştım. Bu bir sinyal olmalıydı. İstese yanına alabileceği giysileri niçin arkada bırakmıştı? Kızın kot pantolonunun ceplerini karıştırdım. İki adet ayçiçeği, elli kuruşluk metal para dışında bir şey yoktu. Sonra ceketini aldım. Kalp hizasındaki, fermuarı sımsıkı kapalı iç cepte dörtte bir A4 büyüklüğünde bir kağıt parçası vardı. Küçük bir not defterinden kopartılmışa benziyordu.

  Hiç geri durmayacağız araştırmaktan

  Ve tüm araştırmalarımızın sonu;

  Başladığımız yere varmak da olsa

  Ve tanıyacağız ilk kez durduğumuz yeri

 

*

 

  Gayrettepe metro durağındayım. Saat 15.20. İçim içime sığmıyor. Sakin taklidi yaparak  bekliyorum. Bu defa her kadına bakmıyorum. Onun gelişini metrelerce önceden hissedebileceğimi seziyorum. Beni temelli bıraksaydı böyle olmazdı.

  Şiirin T. S. Elliot’un Four Quartet’inden Little Gidding bölümüne ait olduğunu evden çıkmadan google sayesinde keşfettim. Küçük Sarsıntı. Küçük Sersemleme. Küçüğü buysa? O mısralardan kastın burayı işaret etmek olduğunu düşünmek gibi bir sapkınlık içindeyim. Başın son, sonun baş olmasının bir izahı neden burada yine bir Pazar günü yeniden başlamak olmasın?

  Bir şey daha var tabii. Size bellek arşivimde bu tür çıkış filmciklerinden daha onlarca olduğunu söylemiştim değil mi? Örneğin okyanus kıyısındaki iki katlı sarı ev ve kırmızı gözlü gri kedi. O halde zokamda daha bir sürü peri yemi var demektir.

  Sevtap geri dönecek. Damarlarımda hissediyorum. Öyle olmasa ardında böyle bir not bırakmazdı. Gece boyunca beni baştan aşağı uyarladı. O şiirin son mısrasında olduğu gibi, And the fire and the rose are one; ateş ve gül artık benim için de aynı şey.                                          

                                                                             Amsterdam, Kasım 2010

 

 

 

*

 

4

 

 Parlak Yıldızlar ve Çekirdek Meseli

 

“Karnım aç. Bakkala kim gidecek?”

  Cem dikkatini bilgisayar ekranından  çekerek sesin geldiği yere baktı. Uzunca siyah saçlı, buğday tenli kadın banyo kapısının önünde duruyordu. Beyaz şort, beyaz kolsuz tişört giymişti. Sol elinde sarı bir baş havlusu tutuyordu.

  “Çayı ben koyarım.”

  Cem sevgiyle beş yıllık karısı Merve’ye baktı. Abartılı bir şekilde omuzlarını silkti ve yerinden doğruldu.

  “Ne alınacak?”

  “Bilinen şeyler. “

  Cem genç kadına bakarak gülümsedi ve kapıya doğru yürüdü. Yerler biraz tozluydu. Ayakkabıları iz bırakıyordu. Bu doğaldı. Yazlık evleri dört buçuk aydır kapalı duruyordu. Kahvaltıdan sonra onları sıkı bir temizlik bekliyordu.

  “Su da almak lazım.”

  Kadın başını salladı. “Bekçiye söyleriz.”

  Cem kapıdan çıktı. Sabahın erken vaktiydi. Sahil tarafına baktı. Bir kişi görebildi ancak. Bekçi değildi. Arkadan tanıdık biri gibi de gelmiyordu. Kel kafalı, tombiş bir amcaydı. Cam göbeği mayosuyla arkasını ona dönmüş denize bakıyordu. Herkes uykudaydı. Cem ve Merve gece yolculuğuyla gelmişler ve henüz yatağa girmemişlerdi. Edirne’den Çeşme’ye gelmek on saat araba sürmek demekti.

  Bütün site uykudayken ortalarda gezinmek çok hoştu. Gece üçten önce yatılmadığı için pek nadir yaşadığı bir şeydi. Adımlarını bakkala doğru sürerken zihninde çelişkili düşünceler belirdi. İnternetten gazeteleri okumuştu dizüstü bilgisayarında. Haberler bir garipti. Nesi garipti diye düşününce gariplik adeta içi boş bir yağ tenekesine dönüştü. Garipliği kuvvetle hissediyor, ama onu ifade edecek nesnel kanıtlara ulaşamıyordu.  Boşluk güçlü bir semboldü ama. Enigmanın göbeğiydi.

  Zihnini zorlarken aklı gece araba sürdüğü anlara gitti. Direksiyondaydı. Yol, altında sıradan bir şekilde kayıyordu. Bu sıradanlık reel ortamı sanala kaydırıyordu biraz. Sanki arabayı kendi kullanmıyordu. Elinde bir joystick tutuyordu.

  Bu arada canı bira çekiyordu. Bu çok gerçekti. İster oyunda, ister gerçek hayatta olsun canı bira içmek istiyordu. Merve sağında oturuyordu. Yüzü kırk beş derece pencere tarafına çevrikti. Parlak siyah saçları yüzünü örtmüştü. Dudakları hafifçe aralıktı. Cem o anda kadını nasıl arzu ettiğini hatırlayarak içini çekti. Bu iç çekişte içiçe arzu nesneleri imgeleri saklıydı. Bakkaldan bira da alacaktı. İçmek için erkendi. Çok erkendi, ama bugün tatillerinin ilk günüydü. Böyle zamanlarda kaideler istisnalara çok saygılı davran<